Gayemiz Osmanlı uygarlığını tanıtmak

Prof. Dr. Zekeriya Kurşun: Gayemiz Osmanlı uygarlığını tanıtmak

İbrahim BARAN68. Sayı / DİĞER YAZILAR


Osmanlı tarihi ile ilgili bugüne kadar gerek Türkiye’de gerek Türkiye dışında çok şey yazıldı ve söylendi. Ancak imparatorluk tarihi ile ilgili araştırma yapan tarihçiler Osmanlı coğrafyasını görmeden, genellikle kitaplar ve arşiv belgeleri üzerinden Osmanlı’yı anlamaya ve anlatmaya çalışıyorlar. Sahaya inmeyen tarihçilerin hazırladığı çalışmalar da anlatılan konunun ruhundan uzak çalışmalar oluyor. Geçtiğimiz ay İmparatorluğun kurulduğu topraklarda, Söğüt ve Bilecik çevresinde düzenlenen “Söğüt’ten Üç Kıtaya Uluslararası Osmanlı Sempozyumu”nun temel gayelerinden biri de Osmanlı uygarlığı kavramını gündeme getirmekti. Sempozyumun başkanı Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi ve Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği Başkanı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun’la sempozyumu ve Osmanlı uygarlığını konuştuk…

Osmanlı İmparatorluğu’yla ilgili Türkiye’nin çeşitli yerlerinde sempozyumlar organize ediliyor. Uluslararası Osmanlı Sempozyumu da bunlardan biriydi. Konferansın ana teması neydi?
Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun varisi olması nedeniyle Türkiye’de imparatorlukla ilgili her zaman konferanslar sempozyumlar vs. düzenleniyor. Bu alanda hem üniversitelerimiz, hem araştırmacılarımız, hem de sivil toplum örgütleri çeşitli faaliyetlerde bulunuyorlar. Özellikle son 20 yılda konu ile ilgili çalışmaların daha da arttığını gözlemliyoruz. Bizim organize ettiğimiz bu sempozyumun son yıllarda yapılan çalışmalardan farklı bazı yönleri var. Bu farklılıkların başında araştırmacıları sahaya çekmek, Osmanlının doğduğu coğrafyada Osmanlı’yı konuşmak geliyor. Bu vesileyle, bu sempozyumun alanında ilk olduğunu söyleyebilirim. Malumunuz sempozyumlar çoğunlukla bir binada, üniversitede; yani kısıtlı bir mekânda yapılır. Ama bizim sempozyumumuz Osmanlı’nın bir devlet olarak ortaya çıktığı ve gelişmeye başladığı coğrafyada, Söğüt’te yapıldı. Söğüt ve çevresinde devam etti. Bir takım çalışmalar klasik yöntemlerin dışında, sahada yapıldı. Sempozyumda da eski Osmanlı coğrafyası ve etki alanlarından araştırmacılar vardı. Her tarafta Osmanlı üzerine çalışan uzmanlar değil, özellikle Osmanlı coğrafyasında araştırma yapan akademisyenler davet edildi. Buradaki amacımız bu insanların Osmanlı Beyliği’nin ortaya çıktığı yeri görmesini sağlayarak, burada biraraya gelmekti. Şöyle ilginç bir şey de var; Türkiye’den Söğüt’e gelen bazı uzmanlar da o bölgeyi ilk defa görüyorlardı. Bu açıdan yeni bir anlayışla Osmanlı tarihini yeniden anlatmayı amaçlayan bir program oldu. Özellikle Osmanlı’nın bu coğrafyadan üç kıtaya nasıl yayıldığını tartıştık. Kısacası Osmanlı’yı Osmanlı’nın doğduğu yerde yeniden okuma çabasına giriştik.

TARİHÇİLER SAHAYA İNMELİ

Türkiye’de Osmanlı tarihi çalışanların Söğüt’ü ilk defa gördüklerini ifade ettiniz. Türkiye’deki tarihçilerin bu konuda eksik olduğunu düşünüyor musunuz?
Tarih biliminin birtakım kuralları var ve tarih bilimine yardımcı olan bir takım yardımcı bilimler var. Bunlar eksik olursa şayet, o iş de, o araştırma da eksik oluyor. Tamamlandığı takdirde yapılan çalışmanın muteberliği de o miktarda artıyor. Biz tarihçilerin yapacağı şey, akademik yeterliliğimizin bu anlamda tamamlanıp tamamlanmadığını sınamak. Tarihi yerinden okuma gayreti maalesef Türkiye’de zayıf bir gayret. Bizde belgeler ve kitaplar üzerinden tarih yapmak daha yaygın. Tarihi coğrafyayla birleştirmekse daha az uygulanan bir yöntem. Bu sempozyumla teşvik etmek istediğimiz husus buydu. Yalnızca Söğüt’ü değil bugün uçakla bile 4-5 saatte gidilebilen geniş Osmanlı coğrafyasını da gezmek gerekiyor. Bu şekilde düzen tesis eden, klasik ifade ile nizam-ı alem kuran bir imparatorluğun bunu nasıl tesis ettiğini anlamalıyız. Kitaplarda, belgelerde bugün üzerine çalıştığımız konularla ilgili binlerce sayfa bilgi bulabiliriz. Ama bahsettiğim yöntem tarih bilimi açısından diğer yönteme nazaran bir adım daha öne çıkıyor.

Amerika’da Osmanlı tarihi araştırması yapan tarihçiler var. Ancak bu araştırılmaların içerisine duygu girmediği için yapılan çalışmalar bir şeyler anlatmakla birlikte duygularla harmanlanmıyor galiba…
Tabii ki. Sempozyumun sonuçlarına baktığımızda eski Osmanlı coğrafyasında tarih çalışan araştırmacıların işin içerisine duygularını da kattıklarını gözlemliyoruz. Ancak şunu da dikkate almak lazım bu duygusallığın sonuçları da her zaman müspet olarak ortaya çıkmıyor.

Hamasetten mi bahsediyorsunuz?
Evet, yaptığınız çalışma tarihî bir çalışma olduğuna göre bu çalışmanın içerisinde olumlu ve olumsuz yönlerin ifade edilmesi de gerekiyor. Bunları ilmî yöntemle ancak duygusal bağlardan da kopmadan yapabilirsek başarılı oluruz. Nitekim sempozyuma katılan bütün katılımcılar bu bağı kurabildiler. Osmanlı tarihini kendilerine ait bir tarih gibi anlattılar. Aslına bakarsanız hedefimiz biraz da bu. Osmanlı tarihini yalnızca bir Anadolu ya da bir Türk tarihi gibi göstermemek lazım. Osmanlı topraklarında yerleşik bulunan Araplar, Arnavutlar, Balkan coğrafyasında bulunan tüm milletler, Anadolu’da yaşayan Lazlar, Kürtler, Çerkezler ve Anadolu halklarının tamamı, Afrika’daki Arap ve Arap olmayan halkların önemli bir bölümü bu tarihin bir parçası. Osmanlı tarihini bu şekilde görmek gerekiyor. Milli tarih oluşmaya başlarken bu coğrafyalarda var olan geniş bakış açısı kaybedildi. Ancak şimdi iletişim teknolojilerinin gelişmesi ve buralardaki hassasiyetlerin başkalaşmasından sonra kendilerini yeniden bu büyük tarihin bir parçası olarak görmeye başladılar. Bu duygunun kazanılması gerekiyor. Bulundukları yerden onun kazanılmasıysa hiç kolay değil. Bizler Osmanlı Devleti’nin resmî varisleri olarak bunu yapmakla mükellefiz. Bu gibi toplantılar ve sempozyumlar da buna olanak sağlıyor.

Sempozyum, katılımcılarının profilleri ile de farklı bir yerde duruyor öyle değil mi?
Evet, imparatorluk coğrafyasının her yerinden ve komşu ülkelerden tarihçiler katıldı sempozyuma. İran’dan, Suriye’den, Balkan ülkelerinden Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinden, aynı şekilde Kuzey Afrika’dan Fas’tan, Tunus’tan, Mısır’dan, Cezayir’den sosyal bilimciler vardı. Yine Türkiye’de Osmanlı tarihi çalışan akademisyenler de sempozyumda yer aldı. Yalnızca Osmanlı tarihini değil, Osmanlı uygarlığının bir bütün olarak ele alındığı bir sempozyumdu bu. Osmanlı tarihi çok işleniyor, biz ise Osmanlı uygarlığını tarih literatürüne ve yazımına katmak istiyoruz. Osmanlı uygarlığından söz edebilmek amacıyla Osmanlı’nın o coğrafyaya götürdükleri ve o topraklardan kazandığı edinimler konuşuldu. Siyasi, iktisadi ve sosyal alanla ilgili birçok konu ele alındı. Bütün bunlardan da önemlisi o coğrafyalarda bulunan akademisyenlerle Türkiye’de bulunan araştırmacıların ve o bölgede bulunan halkın iletişimine yönelik araçların geliştirilmesine yönelik neler yapılabileceği üzerinde duruldu. Yine eğitim kurumlarında Osmanlı tarihi eğitiminin yeniden düzenlenmesi, eksikliklerinin giderilmesi yönünde de fikir birliğine varıldı. Bu elbette tarihçi ve akademisyenlerin yapacağı bir iş değil, hem kamuoyunun hem de siyasetçilerin ilgilenmesi ve tedbir alması gereken bir konu. Bu mesajın onlara iletilmesine yönelik çalışmalar da yapıldı. Türk tarihçileri kuşkusuz çok önemli araştırmalar yapıyorlar ama bu sempozyum kendilerinin dışında kalan coğrafyalarda da önemli çalışmaların yapıldığının görülmesine vesile oldu. Özellikle o bölgedeki sosyal hayatta Osmanlı izlerini anlatan çok önemli tebliğler sunuldu. Çeşitli coğrafyalardaki Türk eserlerinin durumunu ele aldık, çok iyi korunanlar olduğu gibi çok ihmal edilenlerin olduğunu da gözlemledik. Sosyal hayat içerisinde Osmanlı algısının çok canlı olduğuna dair görüşler ortaya kondu. Tarih içerisinde yapılan birtakım yanlışlıklara da değinildi.

OSMANLI ALGISI YAVAŞ YAVAŞ DEĞİŞİYOR

Bu çalışmanın bir amacının da Osmanlı uygarlığını tanıtmak olduğunu söylediniz. Osmanlı uygarlığı Anadolu’da farklı tanınıyor, Ortadoğu ve Batı’da ise bambaşka tanınıyor. Anadolu’da ve dünyanın diğer yerlerinde Osmanlı’nın doğru tanındığını düşünüyor musunuz?
Bu soruya hem evet hem de hayır diyebilirim. Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun resmî varisi olduğunu ifade etmiştim. Bu bana ait bir cümle değil. Cumhuriyetin kuruluşunun ardından TBMM’de alınan karara göre T.C’ nin Osmanlı’nın resmî varisi olduğu tescillendi. Cumhuriyetin en erken döneminde alınmış bir karar bu. Ama ne gariptir ki o dönemden sonra yapılan uygulamalarda böyle bir yaklaşım sergilenmedi. Bunun haklı gösterilebilecek nedenleri olduğu gibi tamamen keyfi uygulamalardan kaynaklanan nedenleri de var. Ancak zaman içerisinde gerek toplumsal bilincin oluşturulması ve bilim adamlarının bu konuya ilişkin yeni araştırmalar ortaya koyması, gerekse 19. ve 20. yüzyılların ağır şartlarının ortadan kalkması bizim Osmanlı tarihini yeniden keşfetmemize neden oldu. Dolayısıyla bugün artık Anadolu’da Osmanlı tarihi ile ilgili bir problem yok. Bu konuda herhangi bir çekince de yok. Ama bu konuda yapılan araştırmaların niteliği ile ilgili bir problem var. Bu nitelikler olumlu yönde geliştirildiği takdirde Osmanlı tarihi daha iyi anlaşılacak. Ayrıca Türkiye kendi tarihiyle resmen barışmış durumda. Özellikle 700. Kuruluş yılı kapsamında yapılan etkinliklerde dönemin cumhurbaşkanı ve devlet ricali tarafından açıkça ilan edilmişti. Bugün artık daha da net bir şekilde ortaya konuluyor.

Peki, eski Osmanlı coğrafyasında durum nasıl?
Eski Osmanlı coğrafyasında milli devletlerin kurulmasının ardından bir devr-i sabık oluşturulmaya çalışıldı. Yani bir önceki devrin yetersizliği üzerinde duruluyordu. Oralarda Anadolu’dan çok daha fazla yapıldı bu. Çünkü ulus-devletlerin kurulduğu noktalarda emperyalist devletlerin nüfuzu daha fazlaydı. Mesela Suriye II. Dünya Savaşı’nın ardından kendi ayakları üzerinde duran bir devlet olarak ortaya çıktı. Yine Libya da ancak 1969’dan sonra yeni bir sürece girebildi. Oralarda tarih algısını yerli halk değil, işgalci devletler oluşturmuştu. Bir nesli her şeyiyle tamamen yok etmek mümkün olmadığına göre bu olumsuzluğu ortaya çıkaran zaman dilimi kadar bir süreye ihtiyacımız var. O bakımdan nereden başlanırsa faydalı olacağına inanıyoruz. Ama son yıllarda gerek Türkiye’de gerek dünyada yaşanan gelişmeler özellikle Osmanlı tarihine olan ilginin yeniden canlanmasına vesile oldu. Osmanlı devletinde var olan hoşgörü anlayışı, her üç semavi dine de mensup insanların bir arada sorunsuz bir şekilde yaşamalarına olanak veriyordu. Ancak Kudüs’te bugün yaşanan durum, bir türlü istikrarın oluşamaması, Balkanlar’da 90’lı yıllarda yaşanan katliama dünyanın büyük güçlerinin çözüm bulamaması Osmanlı tarihine olan ilgiyi artırdı. Bu olayların ardından Osmanlı tarihine karşı seven sevmeyen herkes ilgi duymaya başladı. Dünyanın artık şunu kabullenmesi gerekiyor: Osmanlı İmparatorluğu gerek hüküm sürdüğü toprakların genişliği nedeniyle, gerekse hüküm sürdüğü yıllar nedeniyle araştırılmayı en çok hak eden imparatorlukların başında geliyor. Bunun ihmal edilerek dünya tarihinin, hele hele bizim yaşadığımız coğrafyanın anlaşılması hiç mümkün değil.

Batı’nın Osmanlı algısı da sorunlu. Özellikle Ermenilerin yaptığı lobi faaliyetlerinin ardından Osmanlı soykırım yapan bir ülkeymiş gibi algılanıyor. Bu lobi faaliyetlerine karşılık “Uluslararası Osmanlı Sempozyumu” gibi faaliyetlerin yapılmasının “Osmanlı’nın Batı’daki imajı”nın düzeltmesine herhangi bir katkı sağlayacağını düşünüyor musunuz?
Öncelikle şunu ayırt etmemiz gerekiyor: Batı’da Osmanlı aleyhine özellikle Ermenilerin yaptığı propaganda faaliyetlerinin amacı Osmanlı’yı kötülemek değil, Türkiye Cumhuriyeti’nden hak iddia etmek. Dikkat ederseniz Ermeni tehciri söz konusu olduğunda Osmanlı’dan neredeyse hiç bahsedilmez, tehciri yapanın Türkler olduğu ifade ediliyor. O yüzden bu mesele ile ilgili Türkiye’nin daha aktif faaliyetlerde bulunması gerekiyor. Olayı tarihçilere bırakmak yetmiyor. Ancak bir hukuk devleti olarak Osmanlı’nın anlatılması elbette dünyada vicdan sahibi olan toplumların Osmanlı’ya bakışını değiştirecektir. Bu Osmanlı İmparatorluğu’nun resmî varisi olan Türkiye’nin uluslararası imajına da katkıda bulunacak. Bu tür toplantılar genişletilmeli. Benim bir hayalim var: Dünyada bu konu üzerine çalışan herkesin bir araya geldiği büyük bir sempozyum düzenlemek. Tarih yalnızca siyasi ve iktisadi tarihten ibaret değil. Sosyal tarihin çeşitli cephelerini de anlatmak lazım. Şayet Osmanlı bir uygarlığı temsil etmişse -ki bana göre etmişlerdir- bunun tanıtılması gerekiyor. Mesela insan hakları ile ilgili uygulamalarını insanların önüne koyabilir ve geçmişte de bu gibi örneklerin var olduğu gösterilebilir. Mesela, III. Murad’ın 1587’de uygulamaya koyduğu hayvan hakları ile ilgili uygulamalar gözler önüne serilse, çevreciler ve hayvan hakları savunucuları nezdinde Osmanlı ile ilgili önyargılar da değişir. Modern devletler birbirileri ile olan olumlu ve olumsuz ilişkilerde tarihi çok kullanırlar. Bu yüzden tarihin muhatapları kimse tarihin nasıl kullanıldığını iyi öğrenmeleri gerekir. Türkiye’de özellikle dışişleri mensuplarına, siyaset ile ilgilenenlere tarihin öğretilmesi gerekiyor.

ORTAK BİR TARİH DİLİ GELİŞTİRİLMELİ

Türkiye’de Osmanlı imparatorluğu üzerine yapılan çalışmaları yeterli buluyor musunuz?
Yetersiz bulmak yanlış olur, çünkü herkes elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor. Ama koskoca Osmanlı tarihi söz konusu olunca yeterli olduğunu da söyleyemeyiz. Gerek Türkiye’de gerekse eski Osmanlı coğrafyasında müşterek kavramların geliştirilmesi için çalışmalar yapılması lazım. Basit bir örnek vermek gerekirse bizim fetih olarak algıladığımız kavramın eski Osmanlı coğrafyasındaki karşılığı işgal olabiliyor. Bizim “uygarlık götürdü” diye tarif ettiğimiz durumu onlar “sömürü” olarak okuyorlar. Elbette tersi de variddir. Dolayısıyla bu gibi kavramların en azından Osmanlı topraklarında ortak bir zeminde toparlanması için daha fazla çalışmanın yapılması gerekiyor. Sosyal ve iktisadi tarihin daha fazla incelenmesi, bununla ilgili daha akademik düzeyde çalışmalar yapılması gerekiyor. Tarihçilerimiz kendilerini çok iyi yetiştirmeli. Yalnızca Türkçe ile tarih yapılmaz. İmparatorluk coğrafyasında konuşulan bütün diller öğrenilmeli. Bunların bir kişi tarafından yapılması mümkün ama olmasa da müşterek faaliyetlerle bunlar çalışılmalı. Sonra sivil toplum kuruluşları da tıpkı devlet gibi destek vermeli, taşın altına elini koymalı. Mesela Osmanlı figürleriyle ticaret yapan kuruluşlar var. Bu kuruluşlar da Osmanlı tarihi ile ilgili sorumluluklarının bilincinde olmalı. Mesele, yalnızca eğitimle ya da siyasi çabalarla çözülmez. Toplumun her katmanının tarihini sahiplenmesi lazım. Bu şekilde Osmanlı uygarlığı kavramını gelecekte daha güzel bir çerçeveye oturtabiliriz.

Kimdir:

Prof. Dr. Zekeriya Kurşun Trabzon doğumlu. Lisans, yüksek lisans ve doktorasını Marmara Üniversitesi’nde tamamladı. Halen aynı üniversitenin tarih bölümünde öğretim üyesi. Yurtiçinde ve yurtdışında pek çok arşivde Türkiye ve Ortadoğu tarihi, uluslararası ilişkiler tarihi konularında araştırmalar yaptı. Kurşun’un Türkçe, İngilizce ve Arapça olarak yayınlanmış kitapları, akademik ve popüler dergilerde yayınlanmış yüzlerce makalesi bulunuyor. Kurşun, 2010 Temmuz ayına kadar Marmara Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanlığı görevini yürüttü. Ulusal ve uluslararası birçok ilmi kuruluşun üyesi olan Prof. Dr. Zekeriya Kurşun Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği’nin de (ORDAF) başkanı.