BİZİ NEDEN BIRAKIP GİTTİN EY OSMANLI

Kuzey Afrika’da kalan Osmanlı torunları; aradan geçen iki asra rağmen, ‘terk edilmişlik’ hissinden kurtulamamış. Bugünkü Türkleri, Osmanlının bir uzantısı gibi görüyor ve hesap soruyorlar: “Bizi neden bırakıp gittiniz?”
 
Kuzey Afrika’da Osmanlı torunlarının izini sürmek için çıktığımız Akdeniz yolculuğu, Libya’nın başkenti Trablus’tan başlayıp dolmuş taksiyle Tunus’a, oradan Cezayir’e devam etti ve biraz aşağı kıvrılarak Sudan’da son buldu. Sudan, Trablusgarp’a olan özel tutkumuzu anlamak açısından önemliydi ve elbette Hartum’daki Osmanlı torunlarının evlerine misafir olma mutluğundan mahrum kalmak istemezdik. Kuzey Afrika’da uğradığımız her şehirde elinde tapular, Osmanlı pasaportları ve dedelere ait eski fotoğraflarla etrafımızı saran insanlar bulduk. İşin doğrusu, aradan geçen iki asra rağmen ilginin bu kadar canlı olması, mesela altmışına merdiven dayamış bir Cezayirli amcanın Türkçe öğrenmek için gösterdiği çaba, Trabluslu bir kadının soyadındaki ‘bey’ kelimesinden hareketle Osmanlı olduğuna inanıp bunu teyit etmeye çalışması bizim için şaşırtıcıydı. Osmanlı nasıl tılsımlı bir kelimeydi! Neredeyse gurur ve onurla eşanlamlı… Ve yine hemen her şehirde duyduğumuz bir cümle: “Buraya İtalyan, İspanyol ya da Fransız torunlarını araştırmaya gelseydiniz, kimseyi bulamazdınız. Bu iftihar edilecek bir şecere değildir çünkü.” Sözü, Kuzey Afrikalı Osmanlılara ve onların hüzünlü hikâyelerine bırakalım şimdi.
 
CEZAYİR BARBAROS’UN TORUNLARI
 
-Siz buradan gideli neredeyse iki asır oldu.
 
-Biz mi? Nasıl?
 
-Siz, yani dedeleriniz…
 
-…
 
-Neden bizi bırakıp gittiniz? Neden bu kadar zayıf düştünüz?
 
Nasira Bursalı, ağladı ağlayacak, anlamak güç, ‘terk edilmişlik’ duygusu nesilden nesle aktarılır mı? Karşımızda henüz otuzlarında, şık giyimli bir hanım var. Bir turizm şirketinde yöneticilik yapıyor ve Arapça yerine Fransızca konuşmayı tercih ediyor. Bu tercih, geçmişi hayli eskiye dayanan bir tür elitlik gösterisine işaret ediyor. Sorularla darmaduman olmuş oturuyoruz. ‘Geri dönen Osmanlı’ muamelesi görmek hem şaşırtıyor hem eziyor bizi, “Yok canım, daha neler, Nasira Hanım amma abarttınız?” diyebilir miyiz? Yine de anlamak zor, çok zor, Nasira bizi görünce niye bu kadar duygulandı, bir müddet öylece susup kaldı?
 
Cezayir’den İstanbul’a görkemli bir gemiyle yol alan Barbaros Hayrettin geliyor aklımıza. Gözü gibi sevdiği ülkeyi bir daha göremeyeceğini anlayan Reis ne demişti o vakit: “Yürü Koca Sultan Cezayir! Seni gayrı son görüşümüzdür. Kendi isteğimle olaydı, bir saat senden ayrılmazdım.”
 
Barbaros; Cezayir’in fatihi, mimarı, babası… Nasira Bursalı ve diğerleri; Cezayir’de kalmış bütün ‘eski Türkler’ Arapların gözünde Hayrettin’in torunları bugün. Nasıl gelmişler buraya, niye dönmemişler? Cezayir’in Osmanlı Devleti’nin bir parçası oluşunu, Barbaros’un Yavuz Selim’e biat mektubu sunduğu 1518 yılından başlatırsak o tarihten 1830’daki Fransız işgaline kadar tam 312 yıl boyunca payitahttan ve Anadolu’dan Cezayir’e akın akın göçler olmuş. Barbaros’un padişaha hediye edilmek üzere İstanbul’a gönderdiği kıymetli ganimetler ve İspanyol esirlerle yüklü gemiler Cezayir’e Anadolu leventlerini taşımış. Bugün bizim izini sürdüğümüz Cezayirli Türkler, işte o zaman Cezayir’e yerleşen ‘koç yiğitlerin’ torunları.
 
Bizi görünce Osmanlıyı görmüş gibi sevinen Nasira’ya dönelim… Cezayir’in Fas sınırındaki bereketli şehri Tlemsen’de yaşıyor. Dedesi Muhammed Bursalı, 1541 yılında ‘paşa’ olarak geldiği Cezayir’de üç sene hüküm sürmüş. Ninesi de Bursalı olan Nasira, Türk televizyonlarında Bursa’yı gördüğünde ağlıyormuş. “Türkiye’ye gidip ecdadımı araştırmak istiyorum, arşivlerde karşıma ne çıkar bilmiyorum, belki de akrabalarımı bulurum.” diyor.
Cezayir’de Bursalı bir hanım olur da İzmirli olmaz mı? Başkent’te Keçiova Camii yakınlarında bizim Eminönü’nü andıran civcivli bir meydanda birbirine bitişik bir kuyumcu bir de zücaciye dükkânı var. İki dükkânın üzerinde de Latin harfleriyle ‘İzmir’ yazıyor. Paşabahçe bardaklar ve bilumum mutfak eşyasıyla tıka basa dolu dükkânda müşterileriyle ilgilenen Latife İzmir, ansızın karşısında bitiveren Türk misafirlerine, hafif şaşkın; ama sevinçli bir sesle bakın neler anlatıyor:
 
“Büyük dedemiz Berkan İzmir, 18. yüzyılda deniz yoluyla gelmiş buraya. Hem kuyumculuk yapıyormuş hem de saat tamiri. Babam Abdurrahman Bey de onun mesleğini yaptı. Babamı görseniz, kırmızı fesiyle, yüz biçimiyle tıpkı bir Türk’tür. Biz çocukken, evde hep Türkiye üzerine konuşurdu. Yemekle ilgili bazı Türkçe kelimeleri ve Osmanlıdan kalmış örf ve âdetlerin Türkçe karşılıklarını bilirdi. Türkiye’ye çok gitti, bir defasında gümrükteki memur, babama; ‘Bu isim Cezayir ismi değil, Türk ismi, siz Türksünüz.’ demiş. Annem İstanbulluydu, evde Cezayirlilerin bilmediği bulgur pilavı yapılırdı ve koyun eti Türk usulü pişirilirdi. Baklava vazgeçilmez tatlımızdı. Beş kardeşimin beşi Türk asıllı kızlarla evlendi. Ben tek kızım. Türk bulamadığım için Cezayirli bir adamla evlendim.” Gün boyu çalıştığı bu işlek dükkândan çıkınca Türkiye Büyükelçiliği’nin hemen yanındaki villasına dönen Latife Hanım, bizi görünce bir ümide kapıldığını son dakikada itiraf ediyor: “Biz, Türk büyükelçiliğinin Türk kökenli vatandaşları araştırdığını duyduk. Eğer elçiliğe gidersek bize Türk vatandaşlığı vereceklermiş. Babamın elinde Türk soylu olduğumuza dair nüfus cüzdanı ve bazı kâğıtlar var. Hepsinden önemlisi soyadımız İzmir, bundan ötesi var mı?”
 
RIZA BEY İBRAHİM
 
-Adın ne?
 
-Rıza Bey İbrahim…
 
-Bu ne biçim isim! Türk müsün sen yoksa?
 
-Evet.
 
-Türksün; ama Türkçe bilmiyorsun.
 
Cezayirli Rıza Bey İbrahim,  ilkokula başladığı ilk gün öğretmeniyle arasında geçen bu diyaloğu bir daha hiç unutmadı; çünkü aynı cümleler liseyi bitirene kadar peşini bırakmadı. ‘Rıza’ şeklinde yazdığı isminin her seferinde ‘Rèda’ya dönüştürülmesi üzücüydü elbet; ama onu esas yaralayan ‘Türkçe bilmeyen Türk’ olmaktı. Meseleyi çözmek için bir adım attı; başkent Cezayir’deki Türkiye Büyükelçiliği’ne bir dilekçe verdi. Gayet basit ve masumane bir talebi vardı; “Kendisine Türkçe öğretecek birini bulabilirler miydi acaba?” Elçilik, bırakın bir öğretmen bulmayı ya da çözüm yolu sunmayı, cevap bile vermedi. 1990’ların sıkıntılı günleri sözünü ettiğimiz… Ülke bir kargaşa içindeyken, yabancılar hepten kabuğuna çekilmiş ortalık durulsun diye beklerken, Türk asıllı olduğunu söyleyen bir Cezayirliye Türkçe dersi vermek cesaret istiyordu demek ki…
 
Yeniden çocukluğuna dönelim Rıza’nın, okulda ismi etrafında dönen diyaloglardan hoşnutsuz olduğu yıllarda evde neler konuşuluyordu? “Bizim atamız beydi” diyormuş evdekiler tabii, 1700’lerin sonunda Batı Cezayir beyi olan ve öldüğü güne kadar tam 14 yıl iktidarda kalan İbrahim Bey sadece adını değil, ‘bey’liğin gururunu da bırakmış ailesine. Ama bu ‘gurur’un ailesi tarafından biraz abartıldığını düşünüyor Rıza Bey İbrahim. Osmanlının peyderpey çekildiği bir coğrafyada kendilerini terk edilmiş hisseden; ama yine de eski azametli günlerin gururuyla yaşayan bütün Türk asıllılar gibi bir parça izole bir hayat yaşamış onlar da. “Ben ırkçılığı sevmiyorum; ama bizimkiler bayağı ırkçı davranıyor. Sadece Türklerle oturup kalkmak istiyorlar.” diyen Bey İbrahim, çocukken ninesinden sıklıkla duyduğu “Biz yöneticiydik, biz hâkimdik, şimdi bu durumlara düştük.” cümlesini ‘dedelerin ve ninelerin nostaljisi’ olarak tanımlıyor bugün: “Evet, Türk kökenliyiz; ama artık Cezayirlileştik, aradan iki asır geçti. İster istemez çok ilişkimiz kalmadı Türkiye’yle.”
 
Rıza Bey İbrahim, akılcı bir yaklaşımla meseleyi çözmüş görünüyor; ama aile büyükleri şifa bulmaz bir duygusallıkla bugünkü Türkiye’yi görmek bile istemiyor. Rıza, ailesinin bu hissiyatını açıklarken hayli zorlanıyor, bu mevzuları konuşacak demokratik ortamın henüz oluşmadığına inanıyor: “Bizimkiler için Türkiye diye bir yer yok artık. Biz Osmanlıydık. Halifelik kaldırılınca bizim için her şey bitti. Türkiye bizim Türkiye’miz değil. Bizimkiler için Türk, Osmanlı demektir. 1920’lerden sonra ‘Dönüş mümkün değil artık!’ dediler. ‘Nereye gideceğiz, anavatan artık yok. Burada kalırız, burası da Osmanlı toprağıydı.’ dediler. Dedelerden kalma bu fikirler yüzünden ben Türkiye’ye tek başıma gitmek zorunda kaldım.”
 
Bey İbrahim ailesinin hissiyatını biraz anlamış olduk; ama Rıza’yı henüz tanıyamadık. Hatırlarsanız onu Türkçe öğrenmek için çırpınırken bırakmıştık. Türkiye Büyükelçiliğinden bir cevap alamamış, neredeyse ümitsizliğe kapılmıştı. Neyse ki sonradan işler yolunda gitmiş, Rıza Bey İbrahim gazete okurken bir Türkçe kurs ilanına rast gelmiş ve soluğu Türkiye’den gelen hocaların yanında almış. Tarih dün gibi aklında; 5 Nisan 2001… Hem televizyon izleyip hem de arkadaşlarıyla pratik yaparak öyle güzel öğrenmiş ki Türkçeyi, bir süre sonra o kursta öğretmenlik bile yapabilmiş. Ah tabii, daha önemlisi, çocukluğundan itibaren onu bunaltan bir yargıdan kurtulmuş: “Kursa başlarken, bundan sonra sordukları zaman ‘Evet’ diyeceğim dedim kendime, ’Türküm ve Türkçeyi biliyorum.’ Bir takıntı değildi; ama istedim ve çok şükür başardım.”
 
KILIÇ ALİ PAŞA’NIN TORUNU
Başkent Cezayir’e yakın Blida şehrinde yaşayan Rèda Etchiali, adını Türkçeye uygun biçimde yazmamızı istiyor; Rıza Kılıçali… Bilhassa soyadı, Fransızların deforme ettiği şekliyle ‘Etchiali’ olarak kullanılırsa, Türk okuru, onun meşhur kaptanlarımızdan Kılıç Ali Paşa’nın torunu olduğunu anlayamazmış çünkü... Böyle bir gururun gölgelenmesini kim ister? Barbaros Hayrettin’den sonra Akdeniz’de seyreden gemicilerin en dirayetlisi addedilen Kılıç Ali Paşa’dan söz ediyoruz neticede. “Atamızın Kılıç Ali Paşa olduğunu bana dedem söyledi. Bu mesaj bize nesilden nesle aktarılarak gelmiştir.” diyen Rıza Bey, o dedenin teşvikiyle kendisini araştırmaya vermiş ve Kılıç Ali Paşa hakkında bir kitap yazmış: “Dedem bana bir sürü Türkçe kelime öğretti ve ‘Sen Osmanlısın’ dedi. Gerçek bir Türk’tü dedem, Türkiye’den gönderilen gazeteler hep onun adına gelirdi.”
 
“Biz eski aileler birbirimizi görünce ‘Osmanlı nasılsın?’ diye selamlaşır, sarılırız. Bu hitap herkesin hoşuna gider.” diyen Rıza Bey, daha kapsayıcı bulduğu bir Osmanlılık tanımının altını çiziyor. Bu topraklarda kalan ‘eski’ Türklerin hemen hepsi bugünkü Türkleri Osmanlı’nın bir uzantısı gibi görüyor zaten. Öyle olmasaydı,  Osmanlı coğrafyasında dolaşırken şu cümleyi sıklıkla duyar mıydık: “Bizi burada bıraktınız.”
 
KUYUMCU ALİ HOCA
Hayreddin Ali Hoca, orta boylu, güleç yüzlü, ellili yaşların keyfini süren ve bizim varlığımızdan duyduğu memnuniyeti her fırsatta dile getiren Türk asıllı Cezayirlilerden biri. Hikâyesini dinlemeye can atıyoruz; ama bir oturabilsek yerimize! Bir gün Osmanlı kasabası olarak bilinen Kasbah’ın yokuşlarını tırmanıyoruz, diğer gün ‘Bey Sarayı’nın kapısını zorluyoruz. ‘Ali Hoca’ diye hitap ettiğimiz bu adam hakkında en iyi bildiğimiz şey; dört aydır Türkçe kursuna devam ettiği… Cezayir’deki Osmanlı eserlerini dolaştığımız günlerden birinde, “Akşama yemeğe gelin.” diyor nihayet, “Eşim ve kızlar kuskus yapacak sizin için.”
 
Hayreddin Ali Hoca’nın soyu beylere, paşalara dayanmıyor. Ellerinde bir şecere de yok, birçok Cezayirli gibi aile tarihlerine ait arşivleri görme imkânından yoksunlar. Söz dönüp dolaşıp Fransa’ya dayanıyor, kaçarı yok! Fransızlar 1962’de Cezayir’i terk ederken öyle üç beş belgeyi değil, ülkenin bütün tarihini yanlarında götürmüş. Ali Hoca; “Mahallelere kadar her şeyi boşalttılar.” diyor. “Tapular, nüfus kayıtları, şecereler, Osmanlı zamanında tutulan bütün arşiv...” Arşivler, Cezayir ile Fransa arasında gerilim oluşturmaya devam ediyor, Cezayir ısrarla istiyor, Fransa inatla vermiyor. Belki, sürece bir katkısı olur diye Türkiye, Cezayir’in talebi üzerine kendi arşivindeki 50 belgeyi 2008’de başkent Cezayir’de sergilemiş; ama nafile!
 
Fransızların marifetlerini (!) anlatırken gözleri yaşarıyor Ali Hoca’nın; ama ironiye bakın ki, onların zulmünü, onların diliyle aktarıyor. Fransızca bugün çoğu Cezayirli için bir hediye gibi… “Çok kötülük ettiler bize; ama bu dilden vazgeçemeyiz. Bugün dışa dönük olmamızı Fransızcaya borçluyuz.” diyenlerin sayısı hiç de az değil. Ancak aynı kişiler, sürgüne gönderilenlerin dönüşte yaşadığı trajediyi bilecek kadar da şuurlu görünüyor. Fransızların sürgüne gönderdiği kişiler uzun yıllar sonra döndüklerinde geride bıraktıkları ailelerine ulaşamamışlar. Cezayir’de kalanların soyadının değiştirilmesi birçok ailenin dağılmasına neden olmuş.
 
Ali Hoca, geçmişte çok kişinin canını yakan bu uygulamalara inat olsun diye sanki, çocuklarının her birini aklı yeter yetmez Türkiye’ye götürmüş ve “İşte biz buradan geldik.” demiş. Her ziyaretten de hoş hatıralarla dönmüşler neyse ki. Bir sene, Beyazıt Meydanı’nda biraz sohbet ettikleri biri onlara hediye vermiş, diğer sene bir başkası evinde ağırlamak istemiş ve Ali Hoca her seferinde çocuklarına dönüp; “İşte görüyorsunuz, Türkler böyle cömerttir.”  demiş.
 
TUNUS BİR RESSAM, BİR BEY TORUNU
Sid Abu Said’e giden trenin tek endişeli yolcusu biz olmalıyız. Sıcağın tesiriyle rahatlamış, gevşemiş Fransız turistler, Akdeniz’e nazır beyaz badanalı Tunus evlerini görmek için burada. “Tunus, beş yıldızlı bir oteldir.” diyen adamın sesi, sahile yüzlerce turist indiren Fransız gemilerinin üzerine düşüyor. Vaktiyle sömürdükleri yerli halk, bugün de onlar için çalışıyor, ‘efendi’yi dinlendirmek ve rahat ettirmek için…
 
Biz niçin endişeliyiz? Bir zamanlar epey ünlü olan; ama hastalıktan dolayı fırçayı elinden bırakan ressam Hadi Türkî ile görüşeceğimiz için. Bizi nasıl karşılayacağından emin değiliz galiba, o ülkeden bu ülkeye araştırdığımız Osmanlı torunlarından biri de o; fakat konuşmak isteyecek mi acaba? Sid Abu Said’in avlulu evlerinden birine girip de 90’lık Hadi Türkî ile karşılaşınca endişelenmekte haklı olduğumuzu anlıyoruz. Hayır, gayet güzel karşılıyor bizi Hadi Bey, ziyaretimizden hayli duygulanıyor; ama kısmi felçle engellenmiş olmanın çaresizliğini yaşıyor. En üzücüsü de konuşmakta zorlanıyor. “ İspanyollar” diyor bir ara, “Tunus’u işgal ettiklerinde halka çok zulüm yaptılar. Osmanlı padişahı rüyasında heybetli bir şeyh gördü o zaman. Şeyh, ‘Halep’in oğlu Muhriz’ olarak tanıttı kendini ve İspanya’nın elini Müslümanların üzerinden çekmesi için padişahtan yardım istedi.” Ressamlığın dedesinden miras olduğunu söylüyor Hadi Türkî. Bir de dedesinden Türkçe olarak şu cümleyi duyduğunu: “Kim Türkçe bilmez, Allah’tan korkmaz.”  Türk kelimesinin Müslüman anlamına geldiği yıllar için gayet anlaşılır bir cümle…
 
Hadi Türkî’yi yormak istemiyoruz; ama aile tarihini öğrenmeliyiz. Kapıdan evin küçük oğlu Semir görünüyor da bizi bu müşkülden kurtarıyor: “Mustafa abimle görüşün, bütün bilgi onda.” Bir kez yola çıktık ya hikâyelerin peşinden sürüklenip duracağız. “Bütün bilgi onda.” cümlesindeki kışkırtıcılığa kim kapılmaz! Aynı günün akşamı, başkent Tunus’a dönüşte duygulu bir adam karşılıyor bizi; Hadi Türkî’nin büyük oğlu Mustafa…   Yolda yürürken, “Sizinle Türkçe konuşmayı ne kadar isterdim!” diyor. İşin doğrusu biz, damdan düşer gibi karşılarına çıktığımız bu insanların Türkiye’den daha dün ayrılmış gibi özlemli olacaklarını hiç düşünmemiştik. Şimdi sizin aklınıza gelir miydi sevgili okur, Tunus’ta bir adam ki, Osmanlı elini eteğini çekeli 129 sene olmuş bu ülkeden, “Geride kalmanın ne demek olduğunu siz bilemezsiniz. Tunus’ta yaşadım; ama Türkiye’de ölmek isterim.” desin. Niçin? Büyük dedesi Osmanlı olduğu için. Hacı Hamid Semerci 1870’de binbaşı olarak geldiği Tunus’a yerleşirken bu kararının bir asır sonra, torunlarını mutsuz edeceğini düşünemezdi tabii. Bugün, hoşnutsuzluğu yüzünden okunan Mustafa Türkî’ye bakılırsa, ‘geri dönememe’ hikâyesi, aile tarihinin derin yaralarından biridir. Türkî’nin “Bunca sevdiğiniz Türkiye’yi niçin ziyaret etmiyorsunuz?” sorusuna verdiği cevabı da bu ‘derin yara’ ile izah etmeli: “Gitmiyorum; çünkü dönemem diye korkuyorum.”
 
Tunus’un kalbi ‘Medine’de, bizim Kapalıçarşı’dan daha mütevazı çarşıları geçip, bir ara sokaktan diğerine sapıyor ve eski konaklardan birine giriyoruz. Görkemli bir dış kapı ve dik basamaklardan oluşan bir merdiven… Yukarıda kim var? Tunus’taki son Osmanlı beyinin torunu Ahmet Jelluli… Üzerinde Osmanlı usulü bir entari ve başında kırmızı bir fes var. Evi; dedesinden kalma kıymetli eşyalar ve tarihî belgelerle gerçek bir müze… Röportaj isteğimize sıcak bakmıyor Jelluli; “Osmanlının son temsilcisi olarak görmeniz benim için şereftir ama…” diyor, “Ne bir parti başkanıyım ne de önemli biri.” Dikkat çekmek istemiyor belli ki, onun dedesi bu ülkenin yöneticisiydi; ama şimdi geçmişin anıları ve mirasıyla sessiz ve sakin yaşamak gerekir. “Tamam” diyoruz, “Bu bir söyleşi olmasın o zaman, sohbet olsun.”  “Tunus’a ilk gelen uç beylerden bizimkiler.” diyor Jelluli, “Dedemin dedesinin dedesi… 300 yıllık bir tarih… “ Bu bey torunundan II. Selim dönemine kadar uzanmasını, Tunus’un Koca Sinan Paşa ve Kılıç Ali Paşa tarafından fethedilişini anlatmasını beklemiyoruz. Yine de fetih gerekçesini kendine has bir üslupla özetleyiveriyor; “Osmanlı petrol için gelmedi buraya, İslamiyet’i şereflendirmek için geldi.” İstanbul onun için en çok da Fatih Sultan Mehmet demek. On üç kere ziyaret ettiği bu şehirde bir gününü mutlaka Fatih’in kabrinde geçiriyormuş. Üstelik İstanbul’da bizi karşıladığı kıyafetiyle dolaşıyormuş. Şaşırıyoruz biraz, “Nasıl yani, bu bir ev kıyafeti değil mi?” “Hayır!” diyor Jelluli, “1973’ten beri bu elbise, cübbe ve fes dışında giysi giymedim. Dolmabahçe Sarayı’nı da Yıldız Sarayı’nı da bu giysiyle dolaştım ve herkes bana sempatiyle baktı.” Bir gül şerbetiyle tatlanan sohbetimiz gecenin ilerleyen vakitlerinde nihayete eriyor. Basamaklardan inip kapıya yöneliyoruz. Son Osmanlı beyinin torunu yukarıdan el sallıyor bize, gülümseyerek ve özlemli; “Fatih Sultan’a selam söyleyin.” diyor.
 
Osmanlı algısını düzelten adam
Abdeljelil Temimi, Kuzey Afrika’da Osmanlı izi süren herkesin tanıması gereken bir isim. 1980’den beri yürüttüğü Osmanlı araştırmaları, yayımlanmış onlarca kitap, doktora tezi ve sempozyum metni olarak yükseliyor önümüzde. Genç araştırmacıları Türkçe ve Osmanlıca öğrenmeye yönlendiren ve bu şekilde bir zihniyet değişimine ön ayak olan Temimi; “Bazı siyasetçilerden olumsuz düşünenler var ama Osmanlıyı suçlayan ‘hakiki’ bir tarihçi bulamazsınız bugün.” diyor. Osmanlı algısının değişmesinde Tunus’ta 1981’den beri düzenlenen ‘Uluslararası Osmanlı İmparatorluğu Araştırmaları’ konferansının ve 36. sayıya ulaşan Osmanlı tarihi dergisinin rolü büyük. Yayımlanmış 1800 akademik tezi ve Temimi’den ders alan 70 doktora öğrencisini de unutmamak gerekir.
 
Türkiye’nin bu çalışmalara ilgisiz kaldığından şikâyet eden Abdeljelil Temimi, iki tarafın da kusurlarının farkında. “Kötü olan şu ki” diyor, “İki ülke arasında herhangi bir alışveriş bugün bile yok. Ne tarihteki alakayı bildirecek zekice yapılmış bir film var ne derinlikli bir araştırma!” Mesele üzerine bunca zihin yormuş Temimi’nin çözüme yönelik önerileri var: “Öncelikle devletlerin ortak projesi olmalı. İki ülke arasında öğrenci değişimleri yapılabilir mesela. Türk araştırmacılar nefislerini külfete sokup Arapça ve Osmanlıca öğrenmeli ve Kuzey Afrika’daki arşivlere girmeli. Gururla söylemeliyim ki kızım Türkçeyi öğrendi ve Osmanlı ile ilgili bir mastır yaptı; ama bireysel projelerle bir yere varamayız.”
 
LİBYA TRABLUSGARP
Trablus’ta Türk dedeler üzerine söyleşiler yapmak isterken iki ülke halkının bir yumak gibi birbirine karıştığını gördük. Türkiye ile ilişkiler o kadar girift o kadar ‘senli benli’ idi ki bir Libyalı için Türkiye bağlantısının gayet sıradan olduğuna hükmettik sonunda. Sıradan; ama gurur verici bir bağlantı… İlk zamanlar çözemedik yumağı, Yeşil Meydan’da gezinirken, Cafe Markus’ta otururken, El Müşir Çarşısı’nda kırmızı mercanlara bakarken ya da Akdeniz’i şehirden uzaklaştıran beton setlere bir anlam vermeye çalışırken ipleri iyice dolaştırdık; Trablus neresiydi? Bir başkalık vardı bu ülkede, bir sır, kapı komşumuz Suriye’de bile göremediğimiz bir yakın duruş... Evlenip de uzak diyarlara gitmiş teyzeye yıllar sonra rast gelmek gibi, tanıdık, özlemli bir bakış, biraz küskün, yabancı; ama yine de dost, akraba…  Biri, gerçeği kulağımıza fısıldadı nihayet: “Trablusgarp, sevgili kızım, beyaz bir gemi gibi kayıp giderken Akdeniz’de, Türkler gözü yaşlı baktı arkadan; ama bakmakla kalmadılar emin ol! Peşinden geldiler, gizli ve tehlikeli yollardan geçip savaşa devam ettiler. Size ya anlatmamışlar, ya tez unutmuşsunuz; Trablus’tan ayrılmak bir yiğidin ailesinden ayrılması kadar zor olmuş. Farkında değilsen ne diyeyim a kızım, Osmanlı’dan kopan son Afrika parçasında dolaşıyor adımların, bu tanışıklık, yakınlık işte o günlerden…”
 
BİZ TÜRKLERİ HİÇ ARKADAN VURMADIK
Bugün, yeni nesiller değil belki; ama yakın tarihi biraz bilen Libyalılar, ayrıcalıklı bir duruma dikkat çekiyor. Trablusgarp’ı kaybetmemek için verilen mücadele ve bu mücadelenin ortaya koyduğu resim: Anadolu’dan kalkıp Trablusgarp’ı kurtarmaya gelmiş gönüllü askerler ve “Ateş hatlarına bizi gönderin, Türk kardeşlerimizi ön saflara sürmeyin.” diye yalvaran Arap mücahitler… Dedesi Balkan Harbi’nde şehit düşen Abdurrahman El Benghazi işte bu yüzden,  “Bizi diğer Araplarla karıştırmayın.” diyor “Biz hep yan yana durduk Türklerle, omuz omuza savaştık, isyan etmeye kalkışmadık.”
 
Trablusgarp’ta bu bilgiyle dolaşmalı işte. Şimdi herkesin emniyet ve sükûnet içinde oturduğu deniz kıyısına İtalyan gemileri yanaştığında payitahttan gelen ve halkı sakin olmaya, korkmamaya ve kanunsuz hareket etmemeye davet eden Osmanlıca metindeki inceliği düşünmeli. İtalya’nın şehrin teslimini istediği saatlerde Trablusgarp sokaklarına yapıştırılan ilanlar, halktan yabancılara hürmet göstermelerini de talep ediyordu. Peki, halk ne yapıyordu? Panik içinde şehri terk ediyordu. Limana beş gün önce yanaşan Osmanlı gemisini sevinçle karşılayıp, çuvallar dolusu erzak ve cephaneyi omuzlarında taşıyanlar, düşman filosunun büyüklüğü karşısında ümitsizliğe kapılmıştı. 1519 yılında İstanbul’a heyet gönderip Osmanlı himayesine girmek isteyen ve ısrarlı başvurular üzerine 1551’de Kaptan-ı Derya Sinan Paşa, Murat Ağa ve Turgut Reis tarafından Osmanlı topraklarına katılan Trablusgarp, 361 yılın ardından kendi hâline mi bırakılacaktı?
 
HOŞHASANBEG TÜRK MÜ YOKSA DEĞİL Mİ?
Böyle olmadı elbette. Bir vatan parçasını kayıtsız şartsız düşmana teslim etmekten ar eden Türk subayları Trablusgarp’ı bırakmadı; ama Libya’dan kalkıp Çanakkale’ye savaşa giden gönüllü Libyalılar da Türkiye’yi bırakmadı. Hatta içlerinden bazıları, dönüş düşüncesini zihinlerinden kovmak için şehit oldukları haberini yaymışlardı. İşte bu yüzden Libya bahsini ‘Türk dedeler’ ile sınırlamak haksızlık olur. Trablusgarp’a el altından mühimmat, para ve gıda taşıyan Osmanlı gemilerine binip Anadolu’ya sığınan ve bugün İzmir ve civarında yaşayan Libyalıların torunları da bu bahis içinde yer almalı. Onlardan tekrar Libya’ya dönenler, çocukluk hatıralarına eşlik eden Türkçe tınılar ve hafif bir İzmir meltemiyle gezinip duruyorlar hâlâ. Libyalı olduğu hâlde resmî belgelerde İzmirli görünen doksan yaşındaki Leyla Tahir Topçu gibi… Oğlu ve etrafındakiler onunla Türkçe konuşmamı istiyor. O yatağında hafifçe doğruluyor, ben yanına biraz daha sokuluyorum ve soruyorum; “Nasılsın ninecim?”   “Hamdolsun” diyor. Çocukluğu İzmir’de geçen bu Libyalı kadın, mutlu İzmir anılarıyla birlikte sökün eden sevimli bir Türkçeyle konuşmaya başlayacak birazdan. “İstanbul’da kalmadık çok.” diyor nihayet, “On sene kaldık biz Türkiye’de, İzmir’de yaşadık.” Cumhuriyet kurulduktan sonra Erbaşoğlu soyadını alan aile on yıl sonra Libya’ya dönmüş. Biz, zengin detaylar içermeyen bu hikâyeyi toparlamaya çalışırken, Libya’daki ilk günümüzden itibaren hep yanımızda olan Hena Hanım, Leyla Nine’ye doğru eğilmiş, ısrarla soruyordu: “Hoşhasanbeg Türk mü yoksa değil mi?” Hena Mustafa es Sıddıg Hasanbeg, soyunun Türkiye’ye dayandığına inanıyor; ancak elinde güçlü deliller yok. Büyük dedesi Hoşhasanbeg’in Türk olduğunu duymak istiyor Leyla Nine’den. Bütün aile, dört koldan “Türk müyüz, Türkiye’de akrabamız var mı?” diye araştırıyormuş zaten. Eldeki en güçlü delil hisler galiba: “Kendimi Türk hissediyorum.” diyor Hena, “Bizim kültürümüz, mutfağımız hep Türk. Hem baksanıza dedemin adındaki ‘Aga’ kelimesi de Türkçe imiş zaten.”
 
Libya böyle bir memleket işte, geçmişinde Türkiye’ye ilişkin minicik bir bağlantı bulanların gözleri ışıldıyor, elinde belgeleri, fotoğrafları, mektupları olanlar kendini epey talihli sayıyor. Mektuplar, Osmanlı tamamen çekilip ülke İtalyanların eline geçtiğinde, dışarıyla bağlantıyı sağlayan bir araç olmuş; ama tehlikeli bir araç… Faşist hükûmet, yeni bir direniş başlar korkusuyla bilhassa Libya ile Türkiye arasında gidip gelen mektuplara el koyuyor,  ülkede yaşanan sıkıntıları, işkenceleri anlatan, yardım isteyen mektup sahiplerini idam ediyormuş çünkü… Libyalılar yeniden korkusuzca mektuplaşabilmek için bağımsızlığın ilanını beklemiş; ancak ilk önce uzun süren bir kopukluğun ardından kaybettikleri akrabaları bulmaları gerekmiş. O günleri bilenler, gazetelerde 1960’ların ortasından 70’lerin sonuna kadar kayıp akraba ilanları yayımlandığını söylüyor.
 
Osmanlı torunları Türkiye’deki akrabalarıyla irtibatı bugün bile mektuplarla sürdürüyor. Onlardan biri Celul Mustafa Türki… Dedesi Mustafa Ahmet, 1900’lerin başında Osmanlı ordusuyla Trablusgarp sahiline indiğinde, görevini tamamlayıp memleketi İnebolu’ya dönmek isteyen genç bir telgraf teknisyeniymiş. Geçmiş zaman, bilemeyiz, ‘yazıcı’ lakabıyla tanınan Mustafa Ahmet o yıllarda aklından ne geçirdiyse artık Libya’yı yurt edinmiş kendisine. Celul Türki dedesinden kalan Osmanlıca kitapları okuyabildiğini ama anlayamadığını söylüyor. Gayet anlaşılır bir durum. Babasının henüz yedi yaşındayken yetim kaldığı ve evdeki Türkçe kelimelerin, dedeyle birlikte uçup gittiği düşünülürse…  Hem, dil dediğin atadan babadan değil anadan öğrenilmez mi?  Celul Türki, İnebolu ile Trablusgarp arasında gidip gelen fotoğraflar ve duygu ve havadis yüklü mektuplar sayesinde dedesinin Türkiye’de bıraktığı kardeşlerinden de haberdar bugün.
 
BAŞİMAM AİLESİ
Trablusgarp’ta Osmanlı izini araştıranların mutlaka ziyaret etmesi gereken ailelerden biri de Başimam Ailesi. Büyük dede, ordunun baş imamlarından biri olarak 1838’de padişah fermanıyla gelmiş Libya’ya. Her sultan bir ferman çıkarmış ve ailenin fertleri hep aynı görevi devralmış.  Sultan Abdülmecit ve Abdülhamit Han’a ait fermanlar evin duvarlarında gururla sergileniyor. İstanbul’dan yola çıkan Abdullah Efendi, gemileri yakmış ve bize hiçbir zaman yabancı olmayan bu topraklarda bir aile yeşertmiş. Trablusgarp’ta Endülüs Mahallesi’ndeki evlerinde ziyaret ettiğimiz Başimam ailesi, şehirde tanınan, sevilen iyi eğitimli ve saygın bireylerden oluşuyor. Başimam ailesinin erkekleri Türk asıllı Yorgancı ailesinin kızlarıyla evlenmiş. Hişam’ın kardeşi Hüsamettin, Libya’ya Mustaf Kemal ile beraber gelen subaylardan Muhammed Nuri Yorgancı’nın torunu Sara Hanım’la evli mesela. Bir Alman denizaltısıyla Derne’ye inen, oradan savaşarak Trablusgarp’a çıkan ve cihada devam etmek için kalmaya karar veren Muhammet Bey’in İstanbul’da bir eş ve bir erkek çocuk bıraktığını söylüyor Sara Hanım. Türkiye’deki eşe ne olduğunu bilmiyoruz; ama çocuk, Libya’ya gelip iki kardeşini Türkiye’ye götürmeye teşebbüs ediyor sonradan. Kardeşlerden biri hastalanınca eli boş dönmek zorunda kalan bu vefalı ağabey amacına ulaşsaydı Sara Hanım ve ablası Emel Hanım Türkiye’de doğup büyümüş olacaklardı ve Emel Hanım, o çok istediği Türk kimliğine kavuşmak için mücadele etmek zorunda kalmayacaktı. Dedesinin Muhammet olarak değil de ‘Mehmet’ olarak kaydedildiği Türk pasaportunu özenle saklayan Emel Hanım; “Dedemiz Türk, o halde biz de Türk vatandaşı sayılırız.” diyor.
 
Libya-Türk dostluğu için çalışan bir dernek
Libya-Türk Dostluk Derneği Başkanı Adil El Hadi El Mişergı, Cezayir’in işgalden kurtulması için mücadele veren ve vasiyeti üzerine oraya gömülen El Hadi adlı cesur bir mücahidin oğlu. El Hadi, yalnızca Cezayir için değil, Türk-Libya dostluğunun tesisi için de uğraş vermiş bir aktivist. Bugün oğlu Adil Bey’in başkanlık ettiği derneğin temelini atanlardan biri çünkü...  Libya’yı bağımsızlık yolunda yalnız bırakmayan Türkiye’ye bir teşekkür borcu olarak 1954’te kurulan dernek, özgür Libya’nın (1952) ilk derneği olmuş. Aynı tarihlerde Türkiye’de de Türk- Libya Kardeşlik Derneği’nin kurulduğunu biliyoruz. İlişkilerin hoşluğuna bakın ki, Trablusgarp’ta çıkan ilk aylık dergi; ‘Efkâr’ tamamıyla iki ülke arasındaki münasebetleri konu ediniyormuş. 1984’te kapanan Libya-Türk Dostluk Derneği’ni 2004’te tekrar dirilten ve Libya’nın en aktif derneği haline getiren Adil Bey iki ülke arasında kopan bağlantıyı yeniden tesis etmek ve unutulan tarihi bağları hatırlatmak istiyor.
 
SUDAN SUDANLI OSMANLILAR
Osmanlı torunlarını ziyaret edip hâl hatır sormak üzere Afrika’nın kuzeyinde gezinirken, rotayı hafif aşağı kırmış olmalıyız ki kendimizi Sudan’ın başkenti Hartum’da buluyoruz. Osmanlıyla irtibatını Mısır üzerinden kuran; ama bir yandan da Libya’yı daha ehemmiyetli kılan bir ülke…  Sudan’a inen zengin kervanların kestirme yolu Libya’dan geçiyordu zira ve hem Fransızlar hem İngilizler köle ticaretinin can damarı olan bu ticaret güzergâhına sahip olabilmek için didiniyordu. Bu yol aynı zamanda, II. Abdülhamid’in bir hülyasını besliyordu;  İslamiyet, Afrika’nın iç kesimlerine bu kanaldan inebilirdi… Sonrası malum; o kanal Afrika kıtasındaki son Osmanlı toprağı Trablusgarp’ın kaybedilmesiyle kapanıp gitti.
 
Yavuz Selim’in Mısır’ı fethiyle ilk Osmanlı-Sudan münasebetleri de başlamış oluyor. Mısır’dan Sudan’a ilk gelen Osmanlıların ya asker ya da idareci olduklarını tahmin etmek zor değil. Prof. Ahmet Kavas’a göre; Osmanlı Sudan’a binlerce asker göndermek yerine Mısır’da bulunan askerlerini buraya sevk etmeyi tercih etmişti. Mısır ve Kuzey Afrika’da olduğu kadar esaslı bir Osmanlı idari sisteminin yerleşmediği Sudan’a doğrudan getirilmiş bir Türk nüfustan da söz edilemezdi. Bugün, kendisini Osmanlı ya da Türk olarak tanımlayanların 16. yüzyıldan itibaren Sevakin, Barbar ve Şendin bölgelerine yerleşen Osmanlı tebaasına ait asker ve memurların torunları olduğu rahatlıkla söylenebilir.
 
ANNE TARAFIM BUGÜNE KADAR ‘BİZ SUDANLIYIZ’ DEMEDİ
187 yıl önce, Mehmet Ali Paşa ordusuyla Sudan’a inen Ömer Abdülkerim Bortelli, bir daha ne ata yurduna dönebilmiş ne de Mısır’a… Önce Hartum’a sonra Medeni şehrine gelmiş ve burada dal budak sarıp torun torbaya karışmış. Ailenin önemli bir kısmı bugün yine Medeni’de yaşıyor ve kendilerini hâlâ ‘Türk’ olarak tanımlıyor. Biz onun kız torunlarından Fethiye Hanım’la konuşuyoruz. Torun dediysek, ununu elemiş, eleğini asmış ak saçlı bir hatun anlayın siz. Fethiye Hanım pek bir şey bilmediğini söyleyip kenara çekiliveriyor. Bir ümit, kızına dönüyoruz. “Siz bilirsiniz belki, hiç değilse dayınızdan dinlemişsinizdir.” Doktor İman Hanım anne tarafı için; “Onlar, Türkiye’yi ve Türkçeyi bilmez; ama asılları Türk olduğu için kendilerini farklı görürler. Bundan onur duyarlar. Bugün bile ‘Biz Sudanlıyız’ demezler. Şekilleri de farklıdır zaten, renkleri açıktır.” diyor.
 
Şimdi gelelim asıl sürprize; İman İsa Beşir ya da yeni adıyla İman Bulut, soyadından da tahmin edileceği üzere, Sudan’da çalışan bir Türk mühendisle evli. Diyeceksiniz ki, “Ah tabii, Türk asıllı oldukları için kızlarını da bir Türk damada verdiler.” Ama hayır, hiç öyle olmamış. Hüseyin Bulut, tam on defa kız isteyerek kapıyı aşındırmak zorunda kalmış. ‘Türk olmakla gururlanan’ o dayı eve bir Türk damat gelmemesi için epey diretmiş. Korkmuş çünkü, yetim yeğeni laik Türk ellerine gidecek, dinden imandan uzaklaşacak zannetmiş. Böyle bir Türkiye algısı işte… Neyse, sonunda damattan garanti almış olacak ki, eve gelen dünürlere kendisini “Ben Ebu Bekir Yusuf, Türküm” diye tanıttıktan sonra ‘olur’ sözünü vermiş. Bugün, kem gözlerden ırak, mutlu bir evlilikleri ve üç oğulları var İman ve Hüseyin’in. Türkiye’de İslam’dan uzaklaşma bahsine gelince, “Bilakis” diyor İman, “İmanım arttı. Camileri, türbeleri gezdim ve insanların dine bağlı olduklarını gördüm. Hüseyin Bey nereye giderse ben oraya giderim; ama sonunda inşallah Türkiye’ye yerleşmeyi düşünüyoruz.”
 
‘NİNEN TÜRK’ DEDİLER BANA SADECE…
Hartum ziyaretlerinin ikinci adresi; Tahiyye Ahmet Zeki’nin evi. Geç bir saatte kapısına dayanmış olmamıza rağmen gayet zarif bir gülümsemeyle içeri buyur ediyor bizi. 1960’da üniversiteyi bitirmiş, aynı sene işe girdiği Sudan Bankası’ndan 2000 yılında emekliye ayrılmış, 70 yaşlarında bir hanım oturuyor karşımızda. Babasının annesi Mısır’dan gelen Türklerdenmiş… “Onu görmedim.” diyor Tahiyye Hanım, “Ben doğmadan çok önce ölmüş. ‘Ninen Türk’ dediler bana sadece. Bir de çok az Arapça bilirmiş. Öyle söylediler.”  Dilimizin altındaki baklayı çıkarıyoruz nihayet, ‘Tahiyye Teyze’ İstanbul’da, Erzurum’da Çankırı’da hâsılı Türkiye’nin herhangi bir şehrinde filanca kişinin büyük halası ya da ninesi olabilecek kadar Anadolulu bir kadın değil mi Allah aşkına? Meğer sadece biz değil, Sudanlılar da öyle düşünüyormuş, hatta cesaret bulanlar, “Hanımefendi siz nerelisiniz acaba?” diye de soruyormuş. Tahiyye Hanım, “Yarı Türk yarı Sudanlıyım.” diyormuş.
 
Sudanlı Osmanlıların yerli halkla kaynaştığı ve zaman içinde ana dillerini unuttukları bir gerçek. Misafir bulunduğumuz evde, bilinen tek Türkçe kelimenin ‘köfte’ olmasına şaşırmıyoruz bu yüzden. Türklerden yadigâr; köfte, dolma, yaprak sarması ve açık benizli ninelerin, dedelerin siyah-beyaz fotoğrafları…  O fotoğraflar, ‘Cad’ ailesinin evinde de çıkıyor karşımıza. Osmanlı döneminde asker olarak Mekke’ye giden, sonra orada yerleşip ticaretle ilgilenen ve kardeşlerinin bir kısmını geride bırakarak önce Sevakin’e sonra Hartum’a yerleşen Muhammed Emin Cad, eski bir fotoğrafın içinde, onun hikâyesini araştırdığımızdan bihaber kıpırtısız duruyor. Sadece biz değil, o an büyük dedenin fotoğrafına bakan oğullar ve kızlar pala bıyıklara ve duruştaki heybete bakıp mırıldanıyor; “Gerçek bir Türk imiş bizim dede.”  Muhammed Emin’in torunu Ali Emin yani bizi misafir eden ailenin reisi, bugün kendisini Sudanlı sayıyor. İşin aslı, o bu tür mevzularla pek de ilgili görünmüyor. Türkiye ile tek bağlantısı bir Türk firmasında genel müdür olmakla sınırlı. Yine de aile tarihine ilişkin sorularımız onu keyiflendiriyor; “Sayenizde, şeceremi bir kez daha gözden geçirme fırsatı buldum.” diyor gülerek. Bu sırada eşi mühim bir sır verir gibi kulağımıza fısıldıyor: “Oğlumu bir Türk kızıyla evlendirmek isterim. Aklınızda bulunsun.”
 
 
 
 
ÜLKÜ ÖZEL AKAGÜNDÜZ 
Cezayir, Tunus, Trablus,Hartum
 Aksiyon Dergisi 823. Sayı